Kabakçı Mustafa İsyanı 3.Selim Dönemi

Mustafa Baydar’ın Kabakçı Mustafa İsyanı Kitabı

Üzülerek ifade edelim ki, Cumhuriyet döneminde kaleme alınan tarihlerin önemli bir kısmında Kabakçı Mustafa isyanı, sadece bir irtica hareketi olarak ele alınmaktadır. Halbuki olay, öyle anlatıldığı gibi değildir. Meseleyi olduğu gibi aktaran muteber Osmanlı kaynaklarından özetleme yoluna gideceğiz.

Yeniçeri teşkilâtının tamamen çalışmaz hale geldiği, yeni usul tâlim ve terbiyeye de yeniçerilerin rıza göstermek istemeyerek işi yokuşa sürdükleri, bu askerle Osmanlı Devleti’nin bir adım müsbet adım atmasının mümkün olmadığı herkesin kabul ettiği gerçeklerdir. Yani Avrupa usulü eğitimli askere Osmanlı Devleti acilen muhtaç durumdadır; bunu Kaynarca Andlaşması ile sonuçlanan son seferde yeniçeriler de itiraf etmişlerdir. III. Selim,
evvela yeniçeriyi eğitmeyi amaçlamış ise de, söz verdikleri halde buna yaklaşmamışlardır. Bunun üzerine Şubat 1793’de Levend Çiftliğindeki Bostancı Ocağına bağlı olarak, Avrupa usulüne göre eğitimli asker yetiştirecek Nizâmı Cedid kurulmuştur. Yeniçerilerin bütçesine dokunmamak üzere, İrâdı Cedid Hazinesi de bu maksatla tesis edilmiştir. Yeni vergilerle zenginleştirilen bu hazinede 1212 senesi itibariyle 60.000 kese toplanmış ve bu da hem Nizâmı Cedid Askerinin çoğalmasına ve hem de yeniçerilerin gözlerine batmasına sebep olmuştur. Günden güne başarılarının artması, yeniçeriler gibi halkı rahatsız eden hallerinin görülmemesi ve asâkiri şâhâne adıyla anılmaya başlanmaları, aradaki rekabeti iyice arttırmıştır.

“Eski köyde yeni âdet, ne kadar yerinde olursa olsun, avâmı nâsın ondan nefreti bu âlemin bir eski âdetidir” kuralınca, bir takım hayır ve şerri birbirinden ayıramayan, devlet ve millet gayreti gözetmeyen bazı cahiller, bu yeni sisteme şer’i cedid ve kâfirleri taklid nazarıyla bakarak, hem nizâmı cedidin ve hem de yeni vergilerin aleyhinde konuşmaya başlamışlardır. Halbuki ilim ve hakikat ehli olanlar, itiraz edilen Avrupa usulü giyim ve hatta tranpet çalmanın dahi dinen caiz olduğunu açıklayarak bunları susturmuşlar; gayri müslimlere teşebbüh ile onlardaki ilim ve fennin alınmasını birbirinden ayırmışlardır. Bu arada nizâmı cedid sebebiyle ikbal ve itibar sahibi olan insanları kıskananlar da boş durmamışlardır. Nizâmı Cedid askerleri belli bir meblağa ulaşınca, devletin hazinesini boşaltmaktan başka bir işe yaramayan yeniçeri güruhu, aleyhteki telkinlerin tesiriyle, “Moskof olurum, nizâmı cedid olmam” diyerek işi istismar etme fırsatı bulmuşlardır.

İstanbul’daki devlet adamları da ikiye ayrılmışlardır; Nizâmı Cedid taraftarları ve yeniçeri taraftarları. Peki işin bu raddeye gelmesinin asıl sebepleri nelerdir?

Bunun bazı tarihçiler tarafından görülmek istenmeyen dört önemli sebebi vardır:

Birincisi; Nizâmı Cedid’in temelinde bir sakatlık bulunmaktadır. Bu sebeple halka mal olamamıştır. Başlangıçta çok güzel bir şekilde ulemâ ve devlet ricalinden bu konuda lâyihalar istenmiştir. Bu lâyihalardaki ma’kul ve gayrı makul bütün teklifler, meşveretle değerlendirilip neticeye gidilecek yerde, Padişahın mahrem olan yakınları ve müşavirlerinin ve hatta saray personelinin eline ve diline düşmüştür. Bunlara Osmanlı tarihçileri saltanatın atabekleri demektedirler. Bunun üzerine Nizâmı Cedidin âşıkı olan ulema ve devlet ricali kenara çekilirken, bu işi kendileri için menfaat kapısı görenler, Nizâmı Cedidci olarak görünmeye başlamışlardır. Bunların içinde her ne kadar Sır Kâtibi Ahmed Efendi gibi, dirayetli insanlar da bulunsa da, Nizâmı Cedid’i yürütüyor görünenler, bu hareketi servet yığma vesilesi olarak görmüşler; neticede Nizâmı Cedid adına toplanan paralarla, İstanbul’da görülmedik tarzda villalar ve yalılar yaptırmışlar; rüşvet kapıları sonuna kadar açılmış; Nizâmı Cedidciler ise gündüz yârân sohbetine çevirdikleri Bâbı Âli’ye ve geceleri de kayıklarla mehtaba çıkar olmuşlar; Sultân Selim de yakınlarına fazla itimad ederek devletin ruhu mesabesinde olan devlet sırlarını bu yakınlarına sohbetlerde fâş etmeye başlamıştır. Bunu fırsat bilen saray hizmetlileri, tam bir başıbozukluk içinde halkın içine karışmışlar; Lale Devrindeki musiki sohbetleri, Kâğıthane gezileri ve helva sohbetleri gittikçe artar hale gelmiştir. Halk, III. Selim’i, II. Selim’e benzetir hale gelmiştir. Bu eğlenceden sadece gençler değil, devletin en yüksek tepesindeki insanlar da nasibini almıştır.

Memleket içte ve dışta isyanlar ve harplerle kavrulurken, saltanatın atabekleri denilen III. Selim’in yakınları, servet yığmaya ve bu malları hesapsızca harcamaya devam edince, devir dönmeye başlamıştır. Nizâmı Cedidi teşvik eden devlet adamları servet yığmaya devam ettikleri gibi, yakınları da bu fırsatı değerlendirince, artık nizâmı cedid, halktan haksız yere bol bol paralar toplayarak sefih bir hayat için harcama manasına alınır şekilde anlaşılmaya başlanmıştır. Halbuki yeni nizâmları uygulamak, fedâkârlık ve şahsî menfaatlerini ve rahatını terk ile mümkündür.

İşte başlangıçta Nizâmı Cedid’in lehinde olanlar, işi yürüten saltanat atabeklerinin aleyhine geçmişlerdir. İhtişam ve sefâhet çoğalınca, yeni vergilerle bunalan halk geçim derdine düşünce; Nizâmı Cedidci yeni zenginler “İstanbul zengin beldesidir; fakirler ve müflisler buradan ayrılsın” demeye başlayınca, âlimler, akıllı devlet adamları ve halk Nizâmı Cedid’in aleyhine geçmişlerdir. Buna Padişah’ın yakınındaki saltanat atabeklerine güvenerek, halka ve devlete ait her bilgiyi bunların vasıtası olmadan alamamak gibi büyük hatası de eklenince, hedefe Padişah da girmiştir. Şah vâkıf gerekdir ahvâle * Vükelâya kal ursa vay hâle

Zikredilen sebeplerden dolayı, III. Selim, başta kendi sadrazamı olmak üzere, devlet ricalinin ve halkın itimadını kaybetmiştir.

Bütün bunların etkisiyle, yeniçeri güruhu eğitimli askerlerin günden güne artmasından ve itibar kazanmasından dolayı, her türlü iftirayı yapar bir hale geldiler. III. Selim ve çevresi ise, medeniyetin gereği olan şeyleri aşarak, alafranga adıyla çok lüzumsuz şeylere sarılır oldular. Lüzumlu lüzumsuz her konuda Avrupa mukallidi olmaya başladılar. Bu aşırılıklarından dolayı, avam onları tekfir eder, ötekiler de Avrupa’dan gelen her şeyi reddettiklerinden dolayı karşı tarafı taassupla suçlar oldular. Her ikisi de yanlış bir yola girdiler.

İkincisi; III. Selim kimseyi incitmek istemeyen ve yeri gelince azl ve ceza kurumlarını işletemeyen bir yaratılışta idi. Mücâzât ve mükâfat gibi devlet terazisinin birini ihmal, diğerini de tehlikeye atacağının farkında değildi. Yakınları ne derse yapan ve fikrinde sebat etmeyen bir şahsiyete sahipti.

Üçüncüsü; III. Selim’in güvendiği yakınları ve müşavirleri, devleti istila edercesine, ikbalden dolayı ne yapacaklarını şaşırdılar. Sefâhet ve ihtişamda haddi aştılar. Böylece kamuoyunu III. Selim’in aleyhine çevirdiler.

Dördüncüsü; Yeniçeriler, Nizâmı Cedidcileri tahkir ve tekfir ettikleri halde, cezalandırılmayınca tam manasıyla şımardılar ve azıttılar.

Beşincisi; Şehzade Mustafa, saltanata fazlaca haris olduğundan, iyilik gördüğü III. Selim’e karşı tavır aldı ve yukarıdaki sebepleri çok iyi kullanmaya başladı.

Bütün bu sebeplerle muhalif grup iyice cesaretlenerek ve başta Sadrazam İsmail Paşa olmak üzere küskün devlet adamlarını, a’yânları ve İstanbul’daki yeniçerileri yanlarına alarak İkinci Edirne Vak’asının meydana gelmesine sebep oldular. Kadı Abdurrahman Paşa komutasındaki Nizâmı Cedid ordusunun geri dönmesi ve bu isyancıların istediklerini elde etmeleri, onları daha da azdırdı (1807). Bu sırada nizâmı cedidin azılı düşmanı olan Topal Atâullah Efendi Şeyhülislâmlık makamına geldi. Osmanlı Devleti’nin kuvvetli olmasını istemeyen Fransız Elçisi Sabastiyani, yeniçerileri Nizâmı Cedid aleyhine kışkırtmaya başladı. Artık hem Rumeli’ye doğru sefere çıkan ordu içinde ve hem de İstanbul’daki kahve köşelerinde, saltanatın aleyhine her türlü dedikodu yapılıyordu. Bu sırada III. Selim, Topal ve riyakâr olan Atâullah Efendi’yi meşihata getirmekle kalmamış ve müfsid birisi olan Köse Musa Paşa’yı da sadâret kaymakamlığına getirmiş. Bu ikisinin fitne ateşini alevlendirmesiyle ayaklanan yeniçeri yamakları, Kastamonulu Kabakçı Mustafa adındaki bir neferi başlarına geçirerek, isyana başlamışlardı. Boğaz Nâzın Mahmûd Râif (İngiliz Mahmûd diye meşhurdur) Paşa’yı parçalayan isyancılar, Köse Musa’nın Nizâmı Cedid birliklerini hileyle durdurmasından da yararlanarak,isyanı her tarafa yaymışlardı. Bu isyanı durdurmak isteyen III. Selim’in Nizâmı Cedid’i, Atâullah Efendi ve Köse Musa’nın tahrikleriyle ilga etmesi de, fayda sağlamamıştı. Bir gün sonra III. Selim de tahttan indirilmişti. Sonra da IV. Mustafa’nın tahrikleriyle, Temmuz 1808’de III. Selim şehid edildi.

Netice olarak, Nizâmı Cedid, güzel bir başlangıçtır; güzel projeleri kendilerine vesile ederek servetlerini arttıran ve bunu gayri meşru yollarla yemeyi âdet haline getiren bir grup, Avrupalılaşma adı altında, hem meşrugayri meşru demeden tam bir Frenk hayatı yaşamaya başlamışlar ve hem de hakir gördükleri halkı yeni yeni vergilerle perişan etmişlerdir. Bunu fırsat bilen bazı geri kafalılar da, hiçbir zaman tasvip edilemeyecek olan bu çirkin olayları meydana getirmişlerdir. Maalesef olanlar, bazı menfaat gruplarının lehine ve ama devlet ile milletin aleyhine olmuştur. III. Selim’in bizzat Nizâmı Cedid askerinin başına geçip de âsileri te’dip ile devleti esasından ıslah ve tanzim etmesi mümkün iken, maalesef nezâket ve yumuşaklığı tercih etmesiyle ve karşılıklı hatalarla, bunca emekler sarf edilerek meydana getirilen Nizâmı Cedid bir anda mahv edildi. O halde Avrupalılaşmak diyerek Nizâmı Cedide körü körüne karşı çıkmak da, taassup diyerek Nizâmı Cedidcilerin yaptıkları gayri meşru işleri tasvip etmek ve bu hareketi sadece bir irtica hareketi olarak takdim etmek de yanlıştır.

Kaynakça
Cevdet Paşa, Tarih, c. VIII, sh. 186-230 (Meseleyi bütün yönleriyle anlatmaktadır; Mustafa Nuri Paşa, Netâlc’ül-Vukû’ât, c. IV, sh. 41-43;

Uzunçarşılı, “Kabakçı Mustafa İsyanına Dair Yazılmış Bir Tarihçe”, sh. 253-261;

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, “Kabakçı Vak’asına Dair Bir Mektup”, Belleten, c. XXIX, sayı 116(1965), sh. 599-604.

Tamamen tek taraflı olarak anlatılan şekli için bkz. Karal, Enver Zıya, Osmanlı Tarihi, c. V, sh. 77-85;

Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I, sh. 473475;


Klasik anlamdaki tarih yanında tıp tarihi, bilim tarihi ve spor tarihi gibi konu başlıkları da yer almaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: